Burçlar gerçek mi? Diyanet kaynaklarına göre astroloji nedir? Burçlar gerçek mi, İslam inancına göre burçlar gerçekten var mı?

Burçlar gerçek mi? Astrolojide burçlar, ekliptiğin iki yanında, aşağı yukarı 10 derece genişliğinde, içinde Güneş’in ve gezegenlerin döndüğü zodyak kuşağı ile belirlenir. Burçlar ve burç yorumları gerçek mi yanıtı en çok merak edilen sorular arasında yer alıyor. Günlük, haftalık, aylık ve yıllık burç yorumlarının yanı sıra burçların özellikleri de merak edilenler arasında. Peki, burçlar gerçekten var mı? Burçlar gerçek mi? Astroloji gerçek mi? İşte Diyanet ve İslam Ansiklopedisi kaynaklarına göre yanıtı…

BURÇLAR GERÇEK Mİ?

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın sitesinde yer alan bir Dr. Ekrem KELEŞ ve Hümeyra Nur İŞLEK’in kaleme aldığı Astroloji Üzerine Bir Değerlendirme başlık makaleye göre Astroloji ve İslam konusu hakkında bilgi edinebiliriz:

Astrolojinin dilimizdeki karşılığı ‘yıldız falcılı- ğı’dır. (Türkçe Sözlük, tdk Yayım, İlgili Mad.) Astroloji, yeryüzünde meydana gelen bütün değişikliklerin, gök cisimlerinin özel konumları ve hareketleriyle sıkı bir ilgisi bulunduğu prensibi üzerine kurulmuştur. (C.A. Nallino, Astroloji Mad., İA, Milli Eğitim Basımevi, 1st. 1978, 1/682) Sözgelimi Astrologlara göre, ‘doğduğunuz anda gezegenler arasındaki açılar çok önemlidir. Eğer bu açılar 60 ya da 120 derece veya bu derecelere yakın ise, herkesle iyi geçinen, yumuşak huylu bir kişiliğe sahip olacaksınız. Eğer bu açılar 90 veya 180 derece veya bunlara yakın ise, o zaman geçimsiz, sinirli biri olacaksınız.’ (Osman Demircan, Astroloji Nedir? Bilim ve Teknik Dergisi, 1991, Cilt 24 Sayı 285, s. 49) demektir. Terim olarak, “Yıldızların insanları ve olayları etkilediği inancına dayanan sözde ilim dalı” (Tevfik Fehd, llm-i Ahkâm-ı Nücûm Mad., DİA, XXII/124) şeklinde tanımlanmıştır. Astroloji, “Halk arasında yıldız falı, burç falı gibi inanışları konu edinen, güneş, ay ve yıldız gibi gök cisimlerinin oluşum ve özelliklerinin dünya üzerindeki olayların hayır ve şer niteliği kazanmasına ve insanın geleceğine etkilerini konu alan bir uğraştır.” (İlmihal, ISAM (Türkiye Diyanet Vakfı İslâmî Araştırmalar Merkezi), Hazırlayan: Heyet, lst.2000, 11/149)

İslâm ışığında bakınca

Kur’an’da gök cisimleri ve yıldızlarla ilgili birçok atıflar bulunmaktadır. (Bak. Bakara, 255; Hıcr, 16; Furkan,

61; Bürûc, 1, 8; Tekvir, 2; Mürselât, 8; Enbiya, 33; Yasin, 40;

Mülk, 6-13; Tâhâ, 5; Zâriyat, 7) Kur’an-ı Kerim’de yıldızlara ilişkin atıflarda en dikkat çekici olan, yıldızlara asla metafizik anlamda bir güç izafe edilmemiş olmasıdır. Tam tersine açık bir şekilde vurgulanan şudur; Güneş, ay ve yıldızlar da dahil -yerde ve gökte ne varsa- her şey, Cenab-ı Hakk’ın mutlak gücünün kontrolündedir. O’nun evrene koyduğu doğal yasalar çerçevesinde hareket etmektedirler. Asla bunun dışına çıkmazlar. Kur’an’ın bu husustaki tavrı son derece açık ve nettir. Buna göre gök cisimlerinin insan üzerinde metafizik anlamda hiçbir etkisi söz konusu değildir. Ancak -şayet söz konusu olsa- Kur’an-ı Kerim, fizikî ve psikolojik mânâdaki bir etkiye karşı çıkmaz. Çünkü bu anlamdaki bir etki, Tevhit inancına ters değildir. Bu etki, bilimsel çerçevede değerlendirilebilecek bir etkidir. Tıpkı coğrafî iklim şartlarının insanları etkilemesi gibidir.

İslam, Allah’ın yarattığı varlıklardan olan yıldızların, insanlar üzerinde onların kaderlerini şekillendirici bir etkisinin olabileceği yolundaki inancın önünü daha baştan kesmekte ve astrolojik değerlendirmeler içinde kendini gösteren kimi yaklaşımlara geçit vermemektedir.

Diğer taraftan gaybı bilmek yalnızca Allah’a aittir. Bu doğrultuda yürüdüğümüz zaman günümüzde yapı lan pek çok astrolojik yorumun, gayba ait bilgiler verme iddiası taşıması nedeniyle, gaybden haber verme kapsamında değerlendirilebileceğini düşünüyoruz. Gayb bilgisi ise yalnızca Allah’a aittir. Allah’tan başka kimse gaybı bilemez. (Bak. Nemi, 65; Nahl, 77; Zuhruf, 85; Cin, 26,27,28; Hucurat, 18; En’am, 59; Nahl, 77)

Netice itibariyle Islâm dini, falcılık, kehanet, sihirbazlık, medyumluk ve benzeri faaliyetleri şiddetle yasaklamıştır. (Bak. Maide, 90; Felak, 1,4; Müslim, Selâm 125 (Hadis No; 2230); Ebu Dâvud, Vesâya, 10, (Hadis No:2874); Buhârî, Hacc, 54, Enbiya, 8, Megâzî, 48) YlIdlZ falcılığının da bu kapsamda yasaklanması doğaldır. Bu bakımdan astroloji de İslâm âlimlerinin reddettiği uğraşılardan olmuştur. Islâm dini bu işlerle uğraşanlara bir şeyler danışmayı, onların yönlendirmelerine göre hareket etmeyi, onların bu konularda söylediklerini onaylamayı asla tasvip etmez. Bu bakımdan Müslümanların bunlardan uzaklaşması ve bunlarla meşgul olanlara ilgi göstermemesi gerekir.

Astroloji ve bazı bilimsel gerçekler

Günümüzde Astronomi, bütün dünyada başta üniversiteler olmak üzere eğitim kurumlannda ders olarak okutulmaktadır. Fakat astroloji için böyle bir şey söz konusu değildir. Çünkü astroloji, bilim adamları tarafından bir bilimsel disiplin olarak görülmemektedir. Bu sebeple de bilimsel faaliyet alanında astroloji yoktur. Bu durum, bilim adamlarının Astrolojinin bir bilim olmadığına dair görüş birliği içinde olmalarından kaynaklanmaktadır… (Bak. Osman Demircan, Astroloji Neden Bilim Değildir ve Neden Bilim Olamaz? 1991 Bilim ve Teknik Dergisi, Cilt 24 Sayı 285, s. 49)

Lawrence E. Jerome, Arizona Üniversitesi Ordinaryüs Profesörlerinden iki kişi ile birlikte Astrolojiye karşı meşhur bildiriyi hazırlamış ve astronomiden tıbba, ekonomiden biyoloji ve kimyaya kadar -kimi Nobel Ödüllü- 192 Bilim Adamının da bu bildiriyi imzalamasını sağlamıştır. (Bak. Rennan Pekünlü, Bilimin Merceğinde Astroloji -Bilim ve Ütopya Dergisi, Aralık 1997) Astrolojinin gerçekliğini test etmek için bilim adamları bilimsel deneyler de yapmışlardır. Bu deneylerde, örneğin astrologların tahminlerinin ne kadar gerçeği yansıttığını anlamak için birçok çalışmalar yapılmış ve neticede profesyonel astrologların tahminlerinin, sıradan kişilerin uydurma değerlendirmelerinden farklı olmadığı anlaşılmıştır. (Bak. sky & Telescope Dergisi, 2001 – Aralık sayısı)

Burada astrolojik değerlendirmelerin bilimsel açıdan gerçekleri yansıtmadığını gösteren birkaç delil sunmak istiyoruz.

Takım yıldızların gökyüzündeki konumları

Yeryüzünden bakıldığında çok az hareket eder görünmeleri nedeniyle, yıldızlar gökküresi üzerinde birbirlerine göre konumlarını çok uzun süre korurlar ve ilginç şekiller oluştururlar.

Dünyadan gökyüzüne bakıldığında gruplar hâlinde görülen yıldızlar topluluğuna “takımyıldız” denir. En son hâliyle takımyıldızların sınırları Uluslararası Astronomi Birliği tarafından 1925’te belirlenmiştir. (Bak. Lütfi Göker, Türk-islâm Astronomi Bilginleri ve Gökyüzü Bilgileri, İstanbul – 1995, s. 249)

Dünyanın güneş etrafındaki bir yıllık dolanım hareketi, güneşin gökküresi üzerindeki bir yıllık hareketi gibi gözlenir. Bu gözlenmedeki algılamaya göre güneşin bir yılda tamamladığı, merkezinde dünya bulunan bu yörünge bir daire yörünge olup, yörüngenin içinde bulunduğu düzlem, Tutulma Düzlemi anlamına gelen ‘Ekliptik Düzlem’ adını alır. Güneşin yıl boyunca taradığı bu bölgeye ‘Burçlar (zodyak) Kuşağı’, bu kuşaktaki takımyıldızlara da ‘Burç (zodyak) Takımyıldızları’ denir. Bu burçlar aslında 13 tanedir. Fakat 1 3. burç olan Yılancı takımyıldızının Akrep takımyıldızına dâhil edilmesiyle burç sayısı 12’ye indirilmiştir.

Güneş, Burçlar Kuşağı içindeki görünen hareketini 1 yılda tamamlamaktadır. Burçlar kuşağı da 12 takımyıldız içerdiğinden güneşin, yaklaşık her ay bir takımyıldızını geçmesi söz konusudur. Takımyıldızların gökküresinde kapladıkları alan aynı büyüklükte olmadığı için, güneşin görünüşte bunların her birinin alanına tekabül eden geçiş süresi farklıdır. Bu süre, bazıları için bir aydan daha uzun, bazıları için ise bir aydan daha kısadır. Örneğin; güneş Aslan burcunu 42 günde tararken, Akrep burcunu 9 günde tarar. Bâbilliler güneş için konum tahminlerini kolaylaştırmak için, güneşin düzgün bir seyirle 30 günde bir burçtan öbürüne geçtiğini yani burçların eşit aralıklarla dizildiğini varsaymışlardır. (Astrolojik değerlendirmelere göre güneş, 360 derecelik burçlar kuşağını bir yılda alır. Buna göre her burca 30 derecelik bir pay düşer. Bu otuz derecelik-ki otuz güne karşılık gelmektedir- süre için çeşitli astrolojik yorumlar yapılır.)

Bugün astrologlar da 5000 yıl önce Bâbillilerin yaptığı bu düzenlemeye göre yorumlar yapmaktadırlar. Dolayısıyla her otuz güne bir burç denk gelecek şekilde yapılan astrolojik değerlendirmeler, bilimsel açıdan anlamsız kalmaktadır.

Dünya üzerinde her yönüyle birbirine benzeyen iki insan yoktur

Evren yaratılalı beri yüzlerce kez dolup boşalan gezegenimize, karakterleri birbirinin tıpatıp aynı olan iki insan gelmemiştir. Aynı gün, aynı saat, aynı yer ve aynı anneden doğan tek yumurta ikizlerinde bile birbirlerinden çok farklı karakterler ortaya çıkmaktadır. Fiziksel olarak yüzde yüz birbirlerine benzememekle birlikte, karşıdan bakıldığında tıpa tıp aynı olan ikizlerin karakterlerinin astrolojiye göre yüzde yüz aynı olması gerekmektedir. Fakat bunlar kesinlikle aynı değildir. Tek başına bu gerçek bile, astrolojinin üzerine kurulduğu temel iddia hususunda çok ciddi bir soru işareti ortaya koymaya yetmektedir.

Yıldızların öz hareketleri

Yıldızların ‘Öz hareketleri” adı verilen bir hareketleri vardır. (Bak. Sacit Özdemir, Birol Gürol ve Osman Demircan, Astronomi ve Astrofizik, Asil Yayın Dağıtım, Ankara-2005, 294) Birkaç yıl için bu değer çok küçüktür. Fakat burçlarla ilgili söz konusu yorumların M.Ö. 3000 yıllarında ortaya atıldığını ve bu astrolojik değerlendirmelerin başlangıcının yaklaşık M.Ö. 3000 yılları olduğunu düşünürsek, bu çok küçük bilimsel değer, bütün sistemi alt üst etmeye yetiyor. Şöyle ki:

Şimdi biz M.S. 2000’li yıllarda olduğumuza göre, yukarıdaki astrolojik yorumların tarihi yaklaşık olarak 5000 yıl yapar ki, bu da yıldızların o zamandan bu zamana 5000 yay saniyesi yer değiştirdiğini gösterir.

Bunun yanında Dünyanın presesyon denilen bir hareketi vardır. Bu Ekliptik Düzlem ile Ekvator Düzleminin ara kesiti olan ekinoks doğrultusunun sabit olmayıp, her yıl 50 yay saniyesi Ekliptik Düzlemi üzerinde kayması demektir. Dünyanın dönme ekseninin Ekliptik Düzlemine dik olmaması, topaç örneğindeki gibi bir olaya neden olur. Çünkü Dünya tam bir küre olmayıp, kutuplar ekseni boyunca hafifçe basıktır. Dolayısıyla ekvator kutuplara göre hafifçe şişkindir. Dünyanın dönme ekseni topaç örneğindeki gibi ideal eksen etrafında değil, şu anda Ekliptik Düzleminin doğrultusuyla 23,5 derecelik açı yapan bir eksen etrafındadır. Bu eksenin Ekliptik doğrultusu etrafında bir presesyon hareketi yaptığı bilinmektedir. Bu topaçtaki gibi hızlı olmayıp, yaklaşık 26.000 yılda tamamlanan bir konidir.

Dünyanın 26.000 yılda bir tamamladığı bu dönme hareketi sonucunda (Bak. Zekeriya Müyesseroğlu ve Birol Gürol, Astronomi Ders Notları, A.Ü.F.F., Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü) 2300 yılda bir, burçlarda kayma olur. Astrologların esas aldığı yukarıdaki tabloya göre; Aslan burcu 23 Temmuz – 22 Ağustos tarihleri arasına denk gelmektedir. Fakat gökyüzüne baktığımızda Aslan takımyıldızını, belirtilen tarihi kaplayacak şekilde göremeyiz. Çünkü yıldızlar 5000 yay saniyesi yani 1 saat 23 dakika 20 saniye yer değiştirmiştir. Dolayısıyla Aslan takımyıldızının olması gereken belli bir zaman diliminde artık gökyüzünde yengeç takımyıldızı bulunmaktadır. Bu sebeple bugün gökyüzünde bulunan takımyıldızlar, gazete ve dergilerde yayınlanan burçlara tarih olarak tam denk gelmemektedir. (Bak. Astronomi ve Astroloji alanında uzman Sadi Bey’den aktaran Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Milli Eğitim Basımevi, 1st. 1971, II/61 7)

Çekim Kanunu

Bilimsel açıdan astrologların tezini tutarsız kılan diğer bir gerçek de şudur: Yıldızlar incelendiği zaman her bir yıldızın aslında kendi kendine ışınım yayan bir gaz küresi olduğu görülür. Çekimsel etki nedeniyle bu kütle bir arada bulunmaktadır. (Bak. Müyesseroğlu ve Gürol, age) Teknoloji ilerleyip de yıldızların uzaklıkları ölçülmeye başlayana kadar insanlar, yıldızların birbirlerine komşu olduklarını ve kendileri üzerinde etkili olduklarını düşünüyorlardı. Hâlbuki zamanımızda, birbirine komşu olduğu sanılan yıldızlar arasında ancak ışık yılı ölçeğinde ifade edilebilen inanılmaz mesafeler bulunduğu artık tespit edilmiş bulunuyor. Dolayısıyla astrologların, tezlerini güya bilimsel olarak temellendirme adına evrensel çekim yasası üzerinde durmaları ve bu evrensel yasanın diğer kısımlarını görmezden gelerek yalnızca, “Evrendeki her madde birbirini etkiler” kısmını ele alıp güya bilimsel değerlendirmeler yapmaları da astrolojik yorumlarını kurtarmaya yetmiyor. Çünkü söz konusu evrensel yasada anlatılan çekim kuvveti, kütle ile doğru orantılı, uzaklığın karesi ile ters orantılıdır. Bu bakımdan astrologların bu çabası, tıpkı Nasreddin Hoca’nın, soğuk kış günü karşı dağda yanan mumdan ısınması fıkrasında olduğu gibi bir espri olmaktan öte bir işe yarama- maktadır.

İki gök cismi arasındaki uzaklık arttıkça kütlelerine bağlı olarak da çekim kuvveti azalır. Kütleler ne kadar büyük olursa olsun, yıldızlar bizden çok uzaklarda bulundukları için çekim kuvvetleri uzaklık sebebiyle sıfırdır. Çekim kuvveti olmadığı için insanlar üzerindeki etkisi de Nasrettin Hoca fıkrasındaki gibidir. Bunu daha iyi anlamak için bir ışık yılının ne anlama geldiğini hatırlamak yeter. 1 ışık yılı = 9.3×1012 km yani 9.300.000.000.000 km’dir. Görüldüğü gibi astrologların, yıldızların karakterimizin oluşumunda etkili olduğu, geleceğimizi kurarken onların konumlarından yararlanabileceğimiz yolundaki iddiaları, Nasreddin Hoca’nın karşı dağda yanan mumla ısınmasına benzemektedir.

Dünyaya en yakın olan yıldız Proxima Centauri yıldızı, bizden 4 ışık yılı uzakta yer almaktadır. Hatta bazı takımyıldızlarının dünyadan binlerce ışık yılı uzakta bulunan üyeleri bulunmaktadır. Örneğin Kova takımyıldızının en parlak iki üyesi alfa ve beta aquarius (Sadalmelik ve Sadalsuud) yıldızları, sırasıyla bizden 1359 ve 21 74 ışık yılı uzaklıkta bulunmaktadırlar. Akrep takımyıldızının üyesi olan ve birbirine çok yakın görünen Antares (Alpha Scorpii) ve Sigma Scorpii yıldızları arasında da en az 1277 ışık yılı mesafe bulunmaktadır. Bunlardan bize en yakın olanı Antares, bizden yalnızca 276 ışık yılı uzaklıktadır! Görüleceği gibi bu iki yıldızın birbirlerine olan uzaklıkları bize olan uzaklıklarından 4 kat fazladır. Bu iki yıldızın aynı takımyıldızına dâhil edilmesinin sebebi, yeryüzünden birbirlerine yakın görünmelerinden başka bir şey değildir. Dünyadan bakıldığında birbirlerine yakın olarak görünmeleri ve insanlar tarafından akrebe benzetilmeleri aynı takımyıldızına dâhil edilmelerine yetmiştir. (Mehmet Akyürek, Ayda Yanan Mum, Zafer Dergisi, sayı, sayfa)

Çekim Kanunu kapsamında yakın komşularımızın etkisi

Güneş dünyamızın etrafında döndüğü bir gezegen olarak, dünya üzerinde çok büyük etkileri olan bir yıldızdır. Ancak bu etki, metafizik anlamda bir etki değildir. Astrolojiye göre insanların burçları, doğum gününde güneşin dünyaya göre bulunduğu veya geçmekte olduğu takımyıldızıdır. Fakat yukarda aktardığımız astronomik bilgilere bakıldığında, güneşin yeryüzüne olan etkisinin takımyıldızlarla pek ilişkisinin olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü takımyıldızlar ile güneş arasında inanılmaz mesafeler bulunmaktadır. Dolayısı ile güneşin, dünyadan görünümü itibariyle geçmekte olduğu takımyıldızına göre Astrolojik yorumlara girmenin bir anlamı kalmamaktadır.

Yakınlığı sebebiyle güneşten sonra dünyayı en çok etkileyen diğer gök cismi aydır. Bu etki bilinmektedir. Bunu en iyi okyanus kıyılarında bulunanlar bilirler. Med-cezir olayı. Ayın da metafizik anlamda bir etkisi söz konusu değildir. Ay, dünyanın uydusu, bize en yakın büyük kütleli bir gök cismidir.

Bilim adamlarının, Allah’ın evrene yerleştirdiği tabii yasaları keşfetmesiyle astroloji altın çağını yitirmiştir. Kepler, Kopernik ve Galileo’nin astronomik buluşları ve daha sonra Newton’unkiler bunların en önemlilerindendir. Onlardan önce Islâm uygarlığı bilimsel alanda gözlemevlerinde çok önemli buluşlar ortaya koymuştu. Daha 11. yüzyıldan itibaren Müslüman astronomlar Helenistik dönemde yaşayan Batlamyus’un (Ptolemy) “Almagest” öne sürdüğü, dünya merkezli gezegen sisteminin yanlış olduğunu ortaya koymuşlardı. Buna göre içinde bulunduğumuz gezegen sistemi, Batlamyus’un öne sürdüğü gibi dünya merkezli değil, güneş merkezli idi. Bu sistem, yaklaşık 200 yıl sonra Kopernik’in güneş merkezli sistemi ile hemen-hemen aynı idi. Neticede astronomların bu buluşları, gezegenleri gerçek konumlarına yerleştirdi. Gezegenler, güneşin çevresinde artık bilinen yasalara uygun olarak dolanıyorlardı. Bu yasalar sayesinde 1781’de Uranüs, 1846’da Neptün ve 1930’da Plüton gezegeni astronomlar tarafından keşfedilmiş ve bunlar da hemen astrolojiye dâhil edilivermişlerdir. (Bak. Salih Karaali Doç. Dr., “Keşif Devri” Genel Astronomi -Mart 1985, Sayfa 242-245)

Astrologlar yukarda saymış olduğumuz gezegenlerin özelliklerini kullanarak, bir kişinin doğduğu anda gezegenlerin uzaydaki konumlarını belirleyerek Doğum Haritası oluşturuyorlar. Bu ânı, yeni doğan çocuğun ilk nefesini aldığı an olarak kabul ediyorlar. Astrologların kendi açıklamalarına göre; ilk nefes elektrik yüklü parçacıklar içerir. Parçacıklar o an ve bulunulan yere bağlı olarak her zaman uzay ışınlarından etki alarak biçim değiştirir. Bu değişim de yeni doğan çocuğun ruhsal, zihinsel ve fiziksel bedeni üzerinde etki yapar.

Tabi bu yorumlar yapılırken, çocuğun genetik olarak karakterini oluşturan gerçekler pek dikkate alınmaz. Hâlbuki genetik etki bilimsel bir gerçekliktir. Bu arada astronomların dile getirdiği bir gerçeği de burada hatırlayalım: Doğumu yaptıran doktorun çocuk üzerinde oluşturduğu çekim gücü, Mars’ınkinden 6 kez daha fazladır.

Sunmaya çalıştığımız bu bilimsel gerçekler, İlmî açıdan astrolojiye itibar edilemeyeceğini ortaya koymaktadır.

İSLAM ANSİKLOPEDİSİ KAYNAKLARINA GÖRE BURÇLAR:

Burç (çoğulu burûc ve ebrâc) sözlükte “güzel olmak, örtülerinden sıyrılmak, yükselerek görünür olmak” mânalarına gelen berec kökünden Arapça bir isimdir. Gökteki burçlar yükselmeleri, görünür olmaları veya açığa çıkmalarından ötürü bu adı aldıkları gibi surlarla çevrili bir şehrin veya sarayın kuleleriyle bir kalenin yüksek ve stratejik mevzileri de aynı sebeplerden burç olarak adlandırılmıştır.

İslâm Öncesi. Burçla ilgili en erken tarihî bilgilere, Sumerler’e ait çivi yazılı metinlerde muğlak bir şekilde rastlanmaktadır. Bununla birlikte Ön Asya’da buna ait sistemli bilgiler, milâttan önce II. binyıldan itibaren yazılan Akkadca, Elamca ve Hititçe metinlerde göze çarpmaktadır. Ninevâ’da (Ninova) Asurlular’a ait kral kütüphanesinde ele geçirilen metinler, Tanrı Marduk’un yörüngeyi nasıl on iki burca böldüğünü anlatır. Ancak milâttan önce I. binyıldan itibaren tam olarak ele geçen Asur-Bâbil burç isimleri şöyledir (Brown, s. 180): Kusarikku (Koç), Alpu (Boğa), Tuâmu rabûti (İkizler), Pulukku (Yengeç olmalı), Arû (Aslan), Siru (Başak), Zibânitu (Pençe, tam bilinmiyor), Akrabu (Akrep), Qastu (Ok), Saha (Keçi, tam bilinmiyor), Kâ (Kova olmalı), Nunu (Balık). Daha erken devirlere ait metinlerde adları tam olarak tesbit edilemeyen bu burçların yılın belli dönemlerinde sabit bir yörünge boyunca hareket ettiğine ve bu hareketlerinin yeryüzündeki hayatı etkilediğine inanılırdı. Mezopotamya geleneğinde gök cisimlerinin tanrı olarak kabul edilmesi ile bu inanç arasında yakın bir ilişki mevcuttur. Buna göre insanlar hangi burcun altında doğarlarsa o burcun tanrısının etkisi ve himayesinde olurlardı. Meselâ Akrep döneminde doğanlar en kızgın ilâhların hâkimiyetinde oldukları için tehlikeli insanlardı. Boğa döneminde doğanlar ise savaş tanrılarının himayesinde bulunduklarından iyi birer savaşçı özelliği taşırlardı. Mısır’da Helenistik döneme kadar burçlarla ilgili herhangi bir kayda rastlanmamış, orta krallık döneminde ise “dekan” adı verilen değişik bir burç sistemi ortaya çıkmıştır.

Burçların insan üzerine yaptığı etki hakkında en ayrıntılı bilgiler Mezopotamya ve özellikle Asur geleneğini takip eden Yahudi-İbrânî literatüründe görülür. İbrânîce’de burç mezzolot adını alır. Eski Ahid’in çeşitli yerlerinde (Eyub, 9/9, 38/31-32; Amos, 5/8; İşaya, 13/10) burçlara atıflar vardır. Eyub ve Amos’ta zikredilen burçların Oriyon ve Ülker olması mümkündür (IDB, IV, 242). İbrânî literatüründe Kitâb-ı Mukaddes dışında burçlara ait en erken bilgiler, Lut gölü civarında bulunan Kumran’daki dördüncü mağarada ele geçirilen metinlerde tesbit edilmiştir. Bu fragmanlarda Mandeenler’inkine benzer şekilde zodyak burçlarının simgeleri sıralanmıştır (JNES, XLVIII, 201). Yörüngenin burçlara bölünmesine ait ilk net bilgilerse Ortaçağ’lara ait Sefer Yesirah adlı bir kitapta ortaya çıkmıştır. Buna göre İbrânî literatüründeki on iki burcun adı şöyledir: Taleh (Koç), Shor (Boğa), Te’omim (İkizler), Sartaz (Yengeç), Aryeh (Aslan), Betullah (Başak), Moznayim (Terazi), Akrav (Akrep), Keshet (Yay), Gedi (Oğlak), Deli (Kova), Dagım (Balık). Bu burçların tekabül ettiği zaman dilimleri bugün kabul edilen sıranın aynıdır (EJd., XVI, 1191).

Talmud’da burçlara ait açık seçik bir bilgi bulunmamakla birlikte yahudi bilginleri insanın belli bir burç altında doğduğuna ve herkesin bir semavî bedeninin (mazzal) bulunduğuna inanırlardı. Herkesin kendisini etkileyen bir yıldızı vardı; aynı burç altında doğanlar mânevî açıdan akraba sayılırlardı. Yine bu telakkiye göre her burç belli bir olayı sembolize ediyordu. Meselâ yaratılış sırasındaki aydınlığı Koç, karanlığı Boğa, seksi İkizler, evliliği Başak, insanı ise Yengeç burcu sembolize etmekteydi. Burçlar oluşturdukları dört elemana (hava, su, ateş, toprak) göre de üçerli gruplara ayrılırdı. Meselâ Balık, Akrep ve Yengeç su elemanını oluşturmaktaydı. Burçlar insanları etkilemek üzere kehanetlerde de kullanılabiliyordu, fakat bütün yahudilerin burçların kötü etkisinden uzak olduğu kabul edilirdi (EJd., III, 789).

Grek dünyasında burçlara ilk defa temas eden Homeros’tur. Milâttan önce IV. yüzyılda yaşayan Grek matematikçisi Eudoxus kırk dört burç adı sayar, Ptolemy (m.s. 100-178) ise kırk sekiz burç sıralar. Grekler’de kullanılan ve çoğu hayvanlara ait olan burç adları geleneksel olarak Hipparchus’a (m.s. I. yüzyıl) atfedilir. Bugün kullanıldığı şekliyle on iki burç adı ise Latin literatüründe ortaya çıkmıştır. Greko-Romen astrolojisine göre on iki burç on iki “hâne” oluşturmakta ve her hâne insanın belli bir yönünü etkilemektedir. Buna göre Koç burcu beden ve kişiliği, Boğa zenginliği, İkizler bilgi ve ifade gücünü, Yengeç sadakati, dehayı ve merak güdüsünü, Aslan soy, zevk ve hayalciliği, Başak sağlığı ve görev bilincini, Terazi evlilik ve ortaklık duygusunu, Akrep yeniden doğum ve ölümü, Yay ideolojiyi ve başka ülkelere merakı, Oğlak meslek ve statüyü, Kova umut ve dostluğu, Balık sınırlama ve kuşatma güdüsünü etkiliyordu.

Hinduizm’de nakşatra denilen yirmi sekiz burç vardır. Burçlar Hindu literatürüne göre ayın karıları ve Daksa’nın kızlarıdır. Budizm’de de Hinduizm’in etkisi altında gelişen yirmi sekiz burç mevcuttur ve bunlar aynı şekilde nakşatra adını alır. Budist telakkiye göre tanrı niteliği taşıyan burçlar insan üzerine doğrudan etkilidir.

Sâsânî dönemine ait İran metinlerinde on iki, Çin geleneğinde de siu adını alan yirmi sekiz burç vardır.

İslâm öncesi telakkilerde burçların astronomik detaylardan ziyade insan üzerine olan etkilerinin işlenişi, bu telakkinin dinle olan yakın temasından ileri gelmektedir. Buna göre ilâh olan gök cisimleri insan eylemlerini yönetmektedir. İlâhlarla ve dolayısıyla gök cisimleriyle ilişki kurma çabasından da özel kehanet formülleri geliştirilmiştir. Böylece burçlarla kehanet yahut da fal arasında çok yakın bir ilişkinin bulunduğuna inanılmaktadır.

Astroloji Gündem Yaşam Haberler

Related Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.